28 Kasım 2012 Çarşamba

Adı: AYLİN

 Merhabalar,
 
      "Adı: Aylin", Ayşe Kulin'in yazdığı             otobiyoğrafik romandır..
 
Yaşanmış öykülerin belki de en etkileyicilerinden biriydi Aylin'in öyküsü..
 
Gerçekten dolu dolu, hesap yapılmadan, olayların sonuçlarının nereye varılacağı düşünülmeden yaşanmış bir hayat..
 
Her anı cesaret, her anı özgüven dolu bir yaşam, belkide tek başına Aylin'in yaşadığı bir kaç yaşam..
 
 
Tabi ki Aylin'in yaşamından ders alınacak noktalar olduğu gibi, ibret alınacak dikkat edilecek noktalar da var, ama kitapta yazar Aylin'i tam anlamıyla mükemmel hatta mükemmel ötesi göstermiş, yapmaması gerekenleri yaptığında bile en ufak bir eleştiriye yer verilmemiş, kitabın mantığı Aylin yaparsa doğrudur olmuş, bu da insanı tabiki kitaptan soğutuyor, kitabın yanlı olması, Aylin'i yaptığı hatalara karşın eleştirmemesi  okuyucuya olumsuz yansıyor, bir hayat ne kadar farklı, canlı, hareketli olursa olsun, elbette hiç kimse mükemmel değildir, elbette bir yerde bir şeyler eleştirilmeli, eleştirilmese bile, yanlışlar doğru gibi gösterilmemelidir. Aylin'in hayatından olumlu yönde etkilendiğim kadar, yazarın bu tavrından da olumsuz yönde etkilendim doğal olarak..
 
Aylin'in ölümünün sebebinin bulunamaması da beni üzdü açıkçası, askeriye geçmişi olan bir insanın ölüm sebebine bu kadar kolay "Bilinmiyor" yazılmamalıydı, onca çabaya verilen onca emeğe yazık olmuş gerçekten..
 
Ayşe Kulin'in dili akıcı ve yalındı fakat kitapta olay örgüsü o kadar hızlı gelişiyorduki, bir ara arka arkaya bu kadar sıralanan olaylardan yoruldum ve ara verme gereği hissettim.. Dili ne kadar sade ve anlatımı ne kadar akıcı olsa da, kitapta olayların bu kadar hızlı anlatılması insanı yoruyor.
 
Kitaptan ufak bir alıntı:
 
"Aylin gerçekten kaza mı yapmıştı yoksa bir cinayete kurban mı gitmişti. Polis kayıtlarındaki raporlarda Aylin’in ölüm sebebi “Bilinmiyor” diye nitelendirildi. Ölümü de yaşamı gibi sıradışı olmuştu Aylin’in. Geride bıraktıklarının kafasında hayat boyu çözemeyecekleri soru işaretleri bırakmıştı."


8 Kasım 2012 Perşembe

Bin Muhteşem Güneş



 

Halit Hüseyni’nin (Khaled Hosseini) ilk kitabı Uçurtma Avcısı’nı okuduktan sonra ikinci kitabı olan Bin Muhteşem Güneş’i de ekledim kütüphaneme hemen ve kısa sürede de okudum.

Afganistan’da yaşayan iki kadının ayrı ayrı anlatılan hayatlarıyla başlıyor kitap, ilk önce Meryem var, hizmetçi olan annenin evin beyiyle yaşadığı yasak ilişkiden dünyaya gelen, psikolojisi bozuk annesiyle beraber küçük bir kulübede yaşayan, babasını haftada bir gün görebilmek için hafta boyunca bekleyen, annesinin intiharıyla 14 yaşındayken kendinden yaşça çok büyük bir adamla evlendirilen Meryem..

 Daha sonra ikinci karakterimize geçiyor kitap, Leyla. Eğitimli, kültürlü bir ailede yetişen, okuma hayalleri olan Leyla. İki oğlunu askere gönderdikten sonra kendini odasına kapatmış bir anneye fakat okuması, yetişmesi için büyük çaba sarf eden bir babaya sahip.

Kitabın devamında ise sürpriz bir şekilde bu iki kadının yolları kesişiyor ve yaşadıkları onca acı, dert, çaresizlik, imkansızlık, açlık, dostluk, sevgi çok etkileyici bir dille anlatılıyor yazar tarafından. Afganistan’da savaş ortasında yaşam mücadelesi veren birbirine kuma olan, bu iki genç ve çaresiz kadının yıllarca kocalarından çektikleri insanın yüreğine işliyor.

Ezilmeye horlanmaya mahkum Afganistan kadınlarından bahsediyor. Meryem’le başlıyor hayat ve Leyla’yla sonsuzluğa ulaşıyor.
 
 
Arka Kapak

Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar. Afganistan'ın Khaled Hosseini'de yaşadığı gibi...

Bin Muhteşem Güneş, ilk romanı Uçurtma Avcısı'yla tüm dünyada inanılmaz bir başarı yakalayan Hosseini'nin ikinci romanı. Yazar bu romanında da yine doğduğu toprakları anlatıyor. Bu kez iki kadının kesişen yaşamları ve dostlukları üzerinden...

Küçük yaşta evlendirilen kızlar, çocuğu olmayan kadınlar, babaya ya da çocukluk arkadaşına duyulan, geçmişe gömülmüş aşklar...

Khaled Hosseini, hasreti, dostluğu, aşkı ve insanlığı en iyi anlatan yazarlardan. Başarıyla kurduğu olay örgüsüyle, çıkmaz yolların nasıl düzlüklere açılabileceğini gösteren yaratıcı bir kalem.

Bin Muhteşem Güneş, kelimenin tam anlamıyla "beklenen" bir roman...

 

 


2 Kasım 2012 Cuma

Revenge

 
Severek takip ettiğim dizilerden biri de REVENGE.. Şu anda dizinin 2. sezonu çekiliyor ve ben de 2. sezona başlamış durumdayım.
 
Dizinin konusundan biraz bahsetmek gerekirse; Amanda adlı küçük kız babasıyla mutlu bir hayat yaşamaktadır, fakat bir gün Amanda'nın babası çalıştığı şirketin patronu ve sevgilisi tarafından iftiraya uğrar ve teröristlere para aklamak suçundan hapse atılır, Amanda'da tabiki yetimhaneye...
 
Amanda babasına kızgın bir şekilde yetimhanede ve ıslah evinde yaşam mücadelesi verirken babasıda hapiste öldürülür. Amanda ıslah evinden çıktığında ise babasının eski bir arkadaşı olan Nolan, babasının Amanda'ya bıraktığı günlüğü ona götürür. Günlükten herşeyi öğrenen Amanda, babasının intikamını almak için eğitim aldıktan sonra, babasına iftira atan ailenin yaşadığı yere yerleşir ve olaylar bu şekilde başlar.
 
Çok severek izlediğim dizinin bugünlerde Türk versiyonunun çekileceğini öğrendim. Biraz hayal kırıklığına uğradım ama olsun, Beren Saat ve Mert Fırat'ın oynayacağı İntikam adlı Türk versiyonunu orjinali izlemiş biri olarak merak etmeye başladım, bakalım diziyle nasıl oynayacaklar!
 
Bu arada başrolü oynayan Amanda'ya da hayranım, çok güzel bir kız ve gerçekten intikam alırkenki soğukkanlılığı ve kararlılığına hayran olmamak imkansız, hem melek hem şeytan denecek türlerden..
 
İşte diziden bir kaç kare..
 
 




 











22 Ekim 2012 Pazartesi

Uçurtma Avcısı


Uçurtma Avcısı( The Kite Runner ) uzun süre önce okuduğum bir kitaptı, bugünlerde yazarın ikinci kitabı olan Bin Muhteşem Güneşi ( A Thousand Splendid Suns ) okuduğum için önce bu kitaptan bahsetmek istedim. Kitabımızın yazarı Khaled Hosseini ve Uçurtma Avcısı yazarın ilk kitabı.


Kitap Afganistan’da yaşayan Amir ‘in ağzından anlatılıyor, olay örgüsü Amir’in çocukluk yıllarından başlıyor, Amir ailesini, Afganistan’ı, pişmanlıklarını, Amerika’ya göçmesini ve Afganistan’a vicdan azabını birazcık da olsa azaltabilmesi için geri dönüşünü anlatılıyor.


Karakterler, Amir, Amir’in babası, hizmetçileri Ali, Ali’nin oğlu Amir’in arkadaşı Hasan, Amir’in babasının arkadaşı Rahim Han ve Assef..


Amir ve Hasan iyi arkadaştırlar ve sürekli beraberdirler, başlarına kötü bir olay gelir ve Amir, Hasan’ı kendinden uzaklaştırır. Afganistan’daki Sovyet işgali sebebiyle Amir ve babası Amerika’ya taşınır, orada yaşamaya başlarlar. Amir Amerika’da evlenir, babası da kanserden vefat eder. Babasının yakın arkadaşı Rahim Han’dan bir mektup alan Amir onu görmeye Peşaver’e gider. Rahim Han Amir’e yıllardır sakladıkları bir sırrı verir. Hasan Amir’in üvey kardeşidir ve Taliban’ın adamları tarafından öldürülmüştür, Hasan’ın adı Sohrab olan bir oğlu vardır ve Sohrab Taliban’ın liderlerinden biri olan Asef’in elindedir. Amir Hasan’ın oğlunu yani yeğenini almak için Asef’e gider ve bir şekilde Sohrab’ı geri alarak Amerika’ya döner.


Kitabın çok kısa özeti böyleydi. Kitap akıcı ve etkileyici , insanı sıkmayan bir dille yazılmış. Afganistan’ın gerçeklerini anlatan kitabın kurgusu ve hikayesi gerçekten etkileyiciydi, okumak zevk verdi.
 
Khaled Hosseini (Halit Hüseyni) Afganistan Kabil’de bir diplomatın oğlu olarak doğdu. Ailesi 1980’de Amerika Birleşik Devletleri’nden siyasi sığınma hakkı elde etti. Halen Kuzey California’da yaşamaktadır ve doktorluk mesleğini İlk romanıı Uçurtma Avcısı’nın ardından Bin Muhteşem Güneş, yazarın ikinci romanıı.
New York Times'ın en çok satanlar listesinde bir numaraya kadar yükselen ilk romanı
ı “Uçurtma Avcısı”, Marc Forster yönetmenliğinde 2007 yılında filme çekilmiştir. 
 
 

19 Haziran 2012 Salı

Sıkıcı Bir Yazı




          Uff sıkıldım, puff bunaldım.. Ne sıkıcı bir gün Allah'ım.. Bugün bitmez, bitse de nasıl biter.. Akşam olsa da eve gitsek..


 
                  Görüyorsunuz yukarıdaki klişeleşmiş cümleleri, bize ne kadar aşina, ne kadar dilimize yapışmış, tabiri caizse pelesenk olmuş, hatta
ezberimiz olmaktan çıkıp bir alarm gibi kurulmuş beynimize.. Günün belirli saatlerinde söyleyiveriyoruz, bazen farkında bile olmadan, neden sıkıldığımızı neden bunaldığımızı bile bilmeden..

          Bazen bu cümleleri istemsiz kurduğumun farkına varıyorum ve durup bi an düşündüğümde, kalıyorum iki arada bir derede.. O anda kendime şu soruyu yöneltiyorum; "Acaba hayattan mı sıkıldım yoksa kendimden mi?", diye.. İkiside ne feci di mi? O anda kendimde hangi cevabı bulursam bulayım farketmiyor, yinede aynı acıyı çekiyorum.

          Aslında her okuduğumuzda, her söylediğimizde sıkılmak eylemi bize ne kadar basit görünüyor olsada altında bize somurtan o kadar yoğun bir anlam var ki.. İşte biz hiç bir zaman bu anlamın farkına varamıyoruz. Hal böyle olunca, hayatımızda nedenini bile bilmediğimiz, düşük bir ihtimalle bilsekte nedeninden kaçındığımız, düzeltmek için, yenilenmek için hiç bir şey yapmadığımız çok can sıkıcı şeyler var. Hiç öyle somurtmayın, bu acı ve gerçek..

5 Haziran 2012 Salı

Küçük Mucizeler Dükkanı




Hem karakter olarak hem de yaşam tarzı olarak birbirinden çok farklı dört bayan karakter..

Bu dört bayan karakterin yollarının kesiştiği küçük, sıcacık ve samimi bir örgü kursu ve yün  dükkanı..

Tamamen farklı amaçlarla örgü ören dört bayan..



Lydia, dükkanın sahibi ve örgü kursunu veren bayandır, bi kaç kez kansere yakalanmış ve hayatı hastanelerde geçmiş, tedavi olduktan sonra hayata yeniden tututanan Lydia en çok sevdiği iş olan örgüyle ilgili bir şeyler yapmaya karar verir ve de bu küçük dükkanı ve örgü kursunu açar, orada öğrencileriyle ve öğrencilerinin birbirleriyle olan ilişkileri hayatına renk katar.

Carol, dükkana örgü öğrenmeye gelen bayanlardan biri, çok mutlu bir evliliği, iyi bir yaşamı olan Carol'un tek derdi ise çocuğunun olmamasıdır, tüp bebek tedavisi için işi bırakan Carol, şimdiden doğurmak istediği bebeğe battaniye örmek için kursun yolunu tutmuştur..


Alix, dükkana örgü örmeyi öğrenmek için gelen diğer bayanlardan biri, Alix ise örgü örmeyi hakimin verdiği toplum yararına çalışması gereken cezanın karşılığında öğrenmek istiyor.. Alix annesi babası tarafından küçükken terkedilmiş, video dükkanınba çalışarak kıt kanaat geçinen genç bir bayan, ev arkadaşı ve erkek arkadaşıyla olan ilişkileri kitapta önemli yer tutuyor..


Jaqueline ise örgü örmeyi öğrenmek isteyen sonuncu bayan, onun örgü örmedeki sebebi ise çok farklı, sevmediği istemediği bir gelini var ve gelini hamile, oğluna karşı iyi bir babanne olduğunu kanıtlamak için doğacak torununa battaniye örmek için kursa yazılıyor ve bebeğin doğumuyla, geliniyle ilgili fikirleri tamamen değişiyor.. Hatta yıllardır ilişkilerinin yürümediği kocasıyla da birden arası düzeliyor..


Kitap sıcak ve samimi bir dille yazılmış, karakterler hayatımızın bir parçası gibi gerçekçi, dili de oldukça akıcı. Ayrıca kitap her karakter açısından da mutlu sonla bitiyor, mutlu sonla biten kitaplara bayılıyorum. :)





22 Nisan 2012 Pazar

Game of Thrones



"Game of Thrones" ilk başlarda sıkıcı gelmişti, hatta bir ara bırakmayı bile düşünmüştüm, ama daha sonra bağımlılık yaptı..
Olayların içine girdikçe, karakterleri tanımaya başladıkça daha çok bağlandım diziye.
İlk başta sıkmasının nedeni sanırım çok fazla karakter, çok fazla olay döngüsü olması..
Tabi bu karakterleri öğrenip olayları çözmeye başlayana kadar biraz zaman gerekiyor.
Yani dizinin tadına varmak, heyecanla izlemek için bir kaç bölüm sabretmek gerekiyor..

"Game of Thrones" bir kitap serisinden uyarlanmış, Türkçe'ye de yeni yeni çevrilmeye başlanmış, hatta çevirisini şarkıcı Sibel Alaş yapıyormuş.

Kitaplarını da alıp okumayı düşünüyorum, eminim kitaplardaki tat çok daha farklı olacaktır diziden..

Dizinin jenerik müziğine ise bayılıyorum, diziye çok uymuş, dinlemek gerçekten çok zevkli..





Dizinin Tanıtımı :

"Hayranları tarafından uzun zamandır beklenen uyarmala sonunda HBO ekranlarına geliyor. R.R.Martin’in çok satan A Song of Ice and Fire serisinden uyarlanan dizi bu sonbahar-kış seyircileri ile buluşacak.İki yıl önce ortaya atılan fikirle beraber serinin hayranları ciddi bir ilgi göstermiş, yapımın gerçekleşmesi için beklenmedik ve alışılmadık bir şekilde destek göstermişlerdi.
7 kitap olarak planlanan serinin şu anda 4 kitabı piyasaya çıkmış durumda. Her kitabın bir sezona denk gelmesi planlanan serinin ilk sezonu bir pilot ve dokuz bölüm olarak hazırlanıyor.Hikaye, Westeros’ta yaşayan soylu Stark ailesinden Piskopos Eddard’ın kralın sağ kolu olmasıyla beraber ailenin bürokratik dalaverelerin içine çekilmesini anlatıyor.
Birçok fantazi romanın aksine gerek kitap gerek dizi de işlenen “Thrones” dünyası büyü veya insanüstü güçler yerine sert gerçekçilik içeriyor. Dizinin bir nevi kılıç-kalkanlı Sopranos gibi olmasını bekleyebiliriz. Yazının başındaki fotoğraf, yapımın HBO tarafından tanıtım amaçlı basına dağıttığı bir bölüm içi fotoğraf olmasıyla atmosfer hakkında belli oranda fikir sahibi olmamızı sağlıyor.
Dizinin kadrosuna gelince; Son derece kalabalık bir kadroya ev sahipliği yapan dizinin en önemli oyuncuları Eddard’ı canlandıran Sean Bean ve Catelyn Stark’a hayat veren Pride and Glory’den tanıdığımız Jennifer Ehle. Son dönemde Conan’ı canlandıracağı haberleri ile sık sık gündeme gelen Stargate:Atlantis’ten tanıdığımız Jason Momoa ise Khal Drogo rolüyle karşımıza çıkacak."
                                                                      Ned Stark

                                                            Daenerys Targeryen

                                                                         Jon Snow

Khal Drago

                                                                         Rob Stark


21 Nisan 2012 Cumartesi

Zar Adam-The Dice Man



Zarlara yaslanmış bir yaşam...
Zarlar insana ne kadar güven verebilir ki...
Bir metal parçasının her dediğini yapmak ne kadar mantıklı olabilir ki...

Bence hiç mantıklı değil, yazar ne kadar da zara kendi seçeneklerini verse de,
Bastırılmış parçalarımı ortaya çıkarmaya çalışıyorum, 

Kendimi parçalara ayırıyorum dese de,


Hayatta yapmak istediklerini yapıyor(buna cinayet ve sapıklıkta dahil),
Sonuçta zara bu tercihleri veren kendisi, zarı atan kendisi,
Sonrada "Ben zarın isteklerini yapıyorum." diyen kendisi...

Kitabın konusu, fikri orijinal olsa da, saçma ve tutarsız bir fikir,
Hatta bazı yerler de çok sıkıcıydı, konu akmak bilmiyordu..
Böyle tuhaf bir kitaptı işte..

Tam bitiyor diye sevinirken ise son sözünde bir sürprizle karşılaştım...
Daha önce başka bir kitapta okuduğum bir hikayeyi,
Hikayenin elemanlarını biraz değiştirerek, kurguyu aynı kullanarak,
son söz olarak yazmış..
Çok enteresan doğrusu, kitabı dün bitirdim ve hala şoktayım...

Kitabı tavsiye ediyor musun diye sorarsanız da, pek etmiyorum doğrusu..

Hatta kitabın devamı çıkmış, onu okumayı da hiç düşünmüyorum..
Belki sadece son sözünü okurum... :) :) :)

 



8 Nisan 2012 Pazar

İskender Pala-OD



""Yunus Emre Hazretleri'nin vefatından sonra Sarıcaköy'den ayrıldım. Karaman'da oğlunu buldum, onunla görüştüm. Fikrimi söyledim ve gerek kendisi, gerekse babası hakkında bazı tamamlayıcı bilgiler istedim. Sağ olsun, elinden gelen yardımı esirgemedi. Onun anlattıklarıyla babasınınkileri birleştirdiğimde "Bizim Yunus"un gariplik ve miskinlik içinde yaşamış bir insan-kâmil olduğunu gördüm. Huyu güzel, işi güzel, bilgisi güzel ve sözü güzeldi. Sanki Kaf Dağı'ndan Anadolu bozkırlarına tenezzül etmiş bir Simurg, Allah'ın bir zaman için yeryüzüne koyduğu bir ayna idi. O, bu yurtların gözbebeği idi. Ve elbette gözbebekleri her şeyi görür ama kendisi görmez.. Bu hayatı gizli kaldı. Okuyacağınız satırları hep onun anlattığı gibi kaydettim; çünkü gözlerinizi onun gözbebeğinize çevirmenizi istiyorum. Her ne ki o ve oğlu anlattı, ben burada naklettim. Söz onlarındır, yazı benim.""

İşte böyle başlamıştı Molla Kasım "Bizim Yunus"u anlatmaya. O bozkırın nadide bir gülüydü. Kendi bile uzun zaman farkında olmamıştı, ne kadar kıymetli bir aşka eriştiğinin. Şiirleri, gönlünden taştı durdu da, hocasından icazet almadan dile bile gelmedi. Dünyadan geçmiş, kendinden geçmiş, fakat eşi ve oğlunun hasretinden geçememişti, yıldızını güneşe katarak Allah'a yürümüş, şiirleri dilden dile dolaşmış, günümüze kadar gelmişti..

İşte böyle anlatılıyordu, İskender Pala'nın Od'unda.. Odun ki ne odun.. Od(ateş)-Un(Ateş veren şeydi)..
Yunus Emre'de yıllarca odun taşıyarak, bilmem zikri çekerek ulaşmıştı bu aşk ateşine.. Yunus Emre'nin hayatı bütün samimiliğiyle, bütün sadeliyle yazıya gelmişti, Molla Kasım'ın anlatımıyla.

Bir garip derviş, eşini ve bir oğlunu Moğolların istilalarında toprağa vermiş, bir oğlunu da yine Moğollar kaçırmıştı. Yıllarca küçük oğlunu, İsmail'ini aradı Yunus Emre. Anadolu'da dolaşmadığı toprak kalmadı yıllarca, 70 li yaşlarında son kez dua etti, oğlumu bir kez olsun dünya gözüyle göreyim diye ve oğlunu bulduğu gün, gözlerini tamamen kaybetti.

Öyle güzel, öyle ibretlik hikayeler vardı ki kitapta, etkilenmemek elde değildi, dili yalın, akıcı, elden bırakmak istenmeyecek bir kitap. Eşinin ve oğlunun bu kadar erken dünyadan göçüp gitmesine o kadar çok üzüldüm ki, İsmail'inin başına gelenleri o kadar çok merak ettim ki, oğluna kavuşmasını o kadar heyecanla bekledim ki.. Bende bozkırda Yunus Emre'yle bütün hayatını paylaştım, bütün duygularını zerre-i miskal olsada tattım.. İşte böyle bir kitaptı OD.. İskender Pala'nın kalemine sağlık..


ŞÖYLE HAYRAN EYLE BENİ
AŞKIN ODUNA YANAYIM
HER NE YANA BAKAR İSEM
GÖRDÜĞÜM SENİ SANAYIM

2 Nisan 2012 Pazartesi

İKİ CAMİ ARASINDA AŞK


      
       

        Öncelikle kitabın kapak tasarımını ve kapak renklerini çok beğendiğimi söylemek isterim. Kitabın dış görüntüsünden bahsetmişken iç görüntüsüde çok hoş, fakat kitapta sol sayfalar boş bırakılmış, yani 260 lık sayfalık kitaba 130 sayfalık anlatım diyebiliriz. Bundan dolayı kitabı okumak fazla zamanımı almadı, kısa sürede bitti. Tabi bunun sebeplerinden biri de kitabın sade ve yalın anlatımıdır.
      Mimar Sinan, Kanunu Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'a aşık olur, ve bu aşk yüzünden kendi içinde çok büyük acılar çeker. Mihrimah Sultan'a talip olmasına karşın, Hürrem Sultan hırsları yüzünden kızını Rüstem Paşa'yla evlendirir. Mimar Sinan'da aşkını, Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle yaptığı iki muhteşem, sırlı camiyle ölümsüzleştirir. Mimar Sinan, Mihrimah Sultan için Üsküdar'da ve Edirnekapı'da olmak üzere iki tane cami yapar, bu iki caminin adıda Mihrimah Sultan Camii'dir ve kitabın ismide buradan gelir. İstanbul'da her sabah güneş bu camilerden birinde doğarken, akşam başka birinden batmaktadır.


       Mihrü-Mah Farsçada Güneş ve Ay demektir. Mİhrimah Sultan'ın doğum günü olan 21 Mart gece ile gündüzün birbirine eşit olduğu gündür. 21 Mart gününde gün batımı sırasında Edirnekapı’da bulunan caminin tek minaresinin arkasından güneş batarken aynı anda Üsküdar’daki caminin minareleri arasında ay doğmaktadır. Camilerdeki aşk sırrıda budur. Mihrimah Sultan'da bunu öğrendiğinde Mimar Sinan'ın aklına ve aşkına hayran kalır.

       Kitabın gerçekten çok etkileyici bir konusu varken, anlatımı çok sade olmuş, konusuyla olduğu kadar anlatımıyla etkileyemedi yazar beni, yani konusu bir tık önde diyebiliriz.

       Yine de Mimar Sinan, eserleri, zekası artı birde aşkı için okumaya değer bir kitap, kısa olduğu için fazla zamanınızıda almıyor zaten.


Arka Kapak :

18 yaşında kendi arzusu ile devşirilip payitahtta getirilen Sinan, Karaboğdan Seferi sırasında gördüğü Mihrimah Sultan'a aşık olur. Bu aşk, Sinan'a önce Prut Nehrini on üç günde geçilecek köprüyü yaptırır.

Payitahtta dönüşte Mihrimah Sultan'ın evlendirilmesine karar verilir. Sinan ve Rüstem Paşa aday olur. Hürrem Sultan, siyasi nedenlerle kızı Mihrimah'ı Rüstem Paşa ile evlendirir.
Elli yaşında ve evli olan Sinan, bu evlilik üzerine kendini sanatına verir. Sarayın baş mimarı olur. Aşkını payitahtta yaptığı hanlar, hamamlar ve camilere yansıtır. Özellikle de aşkını Edirnekapı ve Üsküdar'da yaptığı iki cami arasına gizler.

Dünyaca ünlü mimar, Mimar Sinan'ın ve büyük aşkı Mihrimah Sultan'ı anlatan sürükleyici bir roman.


   

24 Mart 2012 Cumartesi

Bab-ı Esrar


      Çok sevdiğim arkadaşım Aslı'dan okumak için ödünç aldığım, okuma süresi biraz uzun sürsede nihayet bitirebildiğim Bab-ı Esrar'dan bahsedeceğim pu postta.
    
     Ahmet Ümit'in okuduğum ilk kitabıydı.. Aslında kitabı okumamdaki en büyük etken ismi oldu. "Babı-ı Esrar (Sırlar Kapısı)", benim için gerçekten cezbedici bir isimdi. Maalesef kitap için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

     Kitabı okumamdaki ikinci neden ise Hz. Mevlana ve Hz. Şems'in yaşamlarından, aşklarından parçalar sunmasıydı.

     Ahmet Ümit Hz. Mevlana ve Hz. Şems'in arasındaki ilişkiyi farklı bir boyutla farklı bir içerikle anlatmaya çalışmış. Ne yazık ki bunda da pek başarılı olduğu söylenemez. Hz. Mevlana ve Hz. Şems'in hayatını daha önceden okuduğum bildiğim kadarıyla, bu kitapta onlarla ilgili farklı şeyler anlatılmış. Kimya Hatun'un Şerms'le zorla evlendiğinden, Alaeddin'e aşık olduğundan ve Kimya Hatun'un Hz. Şems'i aldattığından hatta Kimya Hatun'un Hz. Şems yüzünden öldüğünden dem vurmuş, bunları açığa çıkarmaya çalışmış.

     Kitabın tasavvufla hiç mi hiç alakası yok, zaten bilgilendirici bir kitapta değil, yer yer sıkıldım, ve bu yüzden geç bitirdiğim kitaplardan biri oldu.

     Kitabın konusuna göre, Karen Kimya Greenwood, Konya'lı Türk bir babanın ve İngiliz bir annenin çocuğudur, babası bir dervişken Konya'da annesiyle tanışır ve onunla evlenerek İngiltereye gider. Kimya 12 yaşındayken ailesini terkeder ve bir sufiyle birlikte Pakistan'a yeniden ilahi aşkı aramaya gider. Kimya Hanım, babası onları terkedip bir adamın peşinden gittiği için babasına çok kızgındır. Yıllar sonra bir iş için Konya'ya yolu düşer, ve rüyalarında Hz. Şems ve Hz Mevlana
arasındaki ilişkiyi çözmeye çalışır. Bir yandan da işiyle ilgili gelişmeler anlatılır.


    Eğer Hz Şems ve Hz Mevlana kitaba dahil edilmeseydi konu ve anlatım olarak güzel bir kitap diyebilirdim; okumaya değer diyebilirdim. Sadece kitabın son kısmında, Kimya Hanım'ın rüyasında babasıyla buluşmasını ve onu affetmesini beğendim, o rüyadan sonrada babasının öldüğü haberi geldi zaten.
 


Arka Kapak
"Ahmet Ümit'ın son romanı, Bab-ı Esrar...Yaşamı, aşkı ve inancı yeniden düşünmek için… Yedi yüz yıldır çözülemeyen sır; Şems-i Tebrizi cinayeti...

Yedi yüz yıldır süren bir sevda; Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ
Bab-ı Esrar sadece bir gerilim romanı değil, aynı zamanda bir sırlar kitabı. Fantastik öğeleri kullanarak çok katmanlı bir dil yaratan Ahmet Ümit bu yapıtında Mevlevilik temelinde din ve inanç üzerine ilginç sorular soruyor. Din ile aşk arasında, inanç ile sevda arasındaki ilişkiyi bambaşka bir açıdan gözlerimizin önüne seriyor.
Dünyayı, yaşamı, inancı ve aşkı, yeniden düşünmemiz, yeniden araştırmamız, yeniden okumamız için...